İstanbul insanı çok hasta eder!

İstanbul gibi büyük bir metropol insana pek çok olanaklar sağlasa da, bir yanda da insan sağlığı açısından bazı şeyleri de alıp götürüyor. Şehrin yoğun temposunda koştururken pek çoğumuz sağlığımızı aslında ikinci planda bırakıyoruz. Çalışma saatlerimiz daha fazla, trafikte geçirdiğimiz süre daha uzun olunca kendi sağlığımızla çoğu zaman ilgilenemiyor, daha hazır gıdalara yöneliyor, egzersiz konusunda da “vakit yok” diyoruz. Öyleyse İstanbul insanı çok hasta eder

Günümüz İstanbul’unda beslenme konusuna girmeden önce eski İstanbul’da beslenmenin nasıl olduğuna değinmekte fayda olduğunu söyleyen Özel Okmeydanı Polikliniği’nden Dr. Gökhan Pançuk eski İstanbul’da dışarıdan yemek yemenin ayıp sayıldığı, esnaf lokantalarının çok az olduğu, et, sebze, meyve ve balığın hem bol hem de ucuz olduğu dönemlerin geride kaldığını ifade ediyor. Hatta bu dönemlerde İstanbul Osmanlı ve Rum mutfağının etkisinde olduğu gibi ev yemeği ağırlıklı bir beslenme modelinin söz konusu olduğunu belirten Gökhan Pançuk, 1960’lı yıllarla birlikte köyden kente başlayan göçlerle nüfus artışının bütün doğal beslenme dengesini bozduğuna işaret ediyor. “Böylece kültür karışımı farklı yemek kültürleriyle birlikte lokantaların artmasını gündeme getirdi” diyen Gökhan Pançuk şöyle devam etti: “Kebapçılar, tatlıcılar ve yöresel yemek satan birçok lokanta türedi. İşte tam bu dönemlerde beslenme artan nüfusla birlikte evden sokaklara yönelerek Anadolu tipi fastfood tarzına döndü. Ardından 1980’li yıllarla birlikte dış kültürlere açılma ve uluslararası hazır yemek zincirlerinin devreye girmesiyle karbonhidrat, et ve meşrubat ağırlıklı sağlıksız bir beslenme tipi gelişmeye başladı. Böylece döner, dürüm ve büfe tarzı beslenme ağırlık kazandı. Ev yemekleri medifiye edilerek daha yağlı, tuzlu ve salçalı bir mutfak insanların ana yemeğini sunmaya başladı. Artık neredeyse evlerde de yemek yapılmıyor, telefonla fastfood yiyecekler sipariş ediliyor. Gelir durumu zayıf olanlar ise köyden gelen bulgur, un, kavurma gibi ürünlerle karbonhidrat ve yağ ağırlık yiyeceklerle beslenmeye başladı. Bu da toplumda obezite, diyabet, hipertansiyon ve kanser gibi hastalıkları artırmaya başladı. Başta İstanbulluların bu sağlık problemlerini aşabilmesi uzun bir süreci getirecek ama öncelikle beslenme alışkanlıklarının değişmesi gerekir. Sebze, meyve, bakliyat ve balık ağırlıklı beslenme modelini gündeme getirerek en azından ana öğünlerimizi evde yemediğimiz sürece bu sorunların çözülmesi pek olası değil.”

YAKTIĞIN KADAR YE!

İstanbulluların kalp, damar hastalıkları yönünden daha sağlıklı olabilmesi için yeme-içme alışkanlıklarını nasıl değiştireceğine dair yaşadığımız hayat şartlarında bir hekimin bile cevap vermekte zorlanacağını söyleyen Dr. Cafer Abbasoğlu, İstanbul’da şu anda çok farklı bölgelerle kültürlerden gelen yerli ve yabancı insanların yaşamasının doğal olarak yaşam biçimimizi ve beslenme alışkanlıklarımızı da etkilediğini belirtti. “Bunların damak tadı, sofra ve mutfak alışkanlıkları ciddi farklılıklar gösteriyor” diyen Cafer Abbasoğlu şöyle devam etti: “Eskiden yedi tepeli denen İstanbul şimdi 32 tepeli olunca alışkanlıklar ve yaşam biçimleri de farklılaşmaya başladı. Bir hekim olarak ben elbette sağlıklı yaşam taraftarıyım. Ama ne yazık ki şehir hayatının bize dayattığı teknoloji, trafik, stres, kötü hava şartları, hareketsizlik şeker hastalığı, kalp damar rahatsızlıkları ve kanser gibi rahatsızlıkları gündeme getirdi. Dolayısıyla bireylerin yaşam ve sağlık koşullarına göre bir beslenme şekli ortaya çıktı. 2002 yılında Amerika New York Prespiteryan Hastanesi’nde Dr. Mehmet Öz ve ekibiyle alternatif tıp ve diyet üzerinde çalıştığımız dönemde birçok araştırmalarımız oldu. Araştırmalardan bir tanesi Amerikan toplumuna özel yapılmış bir çalışmaydı. Doğup büyüdüğü topraklardan uzakta hayatını sürdüren insanlar genetik ve lokal hastalıklarından korunmak için yılda 1 ay kökeninin geldiği toprakların havasını, suyunu, bitkisini, meyvesini, sebzesini kullandığı zaman yaşadığı bölgenin genel hastalıklarından korunma şansını yakaladığı sonucu ortaya çıktı. Örneğin; İstanbul’da yaşayan insanları hiç olmazsa senenin belli zamanını kendi topraklarında geçirirlerse sağlık sorunlarını bir nebze de olsa çözmüş olacak. Malatyalı Malatya‘ya, Rizeli Rize’ye gidecek oraların havasını soluyacak, gıdasını alacak. İstanbul gibi metropol şehirde yaşayanlar için kalp damar hastalıklarından korunmak adına yürüyüş yapmak ve sigaradan uzak durmak çok önemli. Ayrıca şeker ve tansiyon hastalığına da azami dikkat gösterilmeli. Artık doğrudan kırmızı et veya beyaz et tüketin ya da tüketmeyin diyerek diyetler çok ayrılamıyor. Çünkü bazen bol balık tüketin dediğimiz zaman bir bakıyorsunuz denizler zehir saçıyor. Doğru beslenebilmek için öncelikle bilinçli ve dikkatli bir toplum halini almamız gerek. Yediğimizi ve içtiğimizi sorgulayarak, hormonlu yiyeceklerden, hayatımızda en önemli düşman stresten uzak durarak elimizden gelen gayreti göstermeliyiz. Eğer kalp damar sistemimizde bir darlık yaşıyorsak özellikle kış aylarında çok dikkatli olmalıyız. Çünkü stresle soğuk hava beraberinde kalp krizi ve inme riskini de getiriyor. İstanbul da yaşayan herkese genci, yaşlısı ayırmadan önereceğim en sağlıklı tavsiye şudur: Beslenirken mutlaka mevsimin meyvesini, mevsimin salatasını, mevsimin süt ve süt ürünlerini tercih edelim. En önemelisi de yaktığın kadar ye, az ve sık sık ye, her zaman ye.

KAHVALTISIZ GÜNE BAŞLAMAYIN

Obezitenin bir çığ gibi büyüdüğü günümüzde artık her üç yetişkinden ikisinin kilo problemi var. Kilo problemi fiziksel bir problemin ötesinde sağlığı ciddi şekilde tehdit ediyor. Obezitenin kalp damar hastalıkları, diyabet ve bazı kanser türlerinin görülme riskini arttırarak yaşam süresini kısalttığı bugün birçok çalışmayla kanıtlandı. “Neden kilo alıyoruz?” sorusunun yanıtına gelince fazla yememiz ve daha az egzersiz yapmamızla birlikte özellikle ofis ortamında çalışmanın da getirdiği günlük iş yoğunluğu içinde birçoğumuz sağlıklı beslenme kurallarını unutarak hareket ediyoruz. Sonuçta da istenmeyen kilolar ve elbette yanlış beslenmenin yarattığı sağlık sorunları ortaya çıkıyor. Ofis ortamında çalışanların en büyük probleminin ara öğün yapılmadan sürekli olarak çalışmak olduğunu söyleyen Anadolu Sağlık Merkezi’nden Beslenme ve Diyet Uzmanı Çağatay Demir, “Bizim doğru ve sağlıklı beslenme adına istediğimiz noktalardan bir tanesi en az 2, en fazla 4 saatte bir şeyler yenilmesi. Bu nedenle ofis ortamında çalışanların çekmecelerinde bozulmayacak, raf ömrü uzun, rahatlıkla tüketebilecek yiyecekler bulundurması gerekir” diye konuşuyor. Gündelik yaşamın hızlı temposu içinde yapılan en önemli beslenme hatalarının başında kahvaltı yapmadan güne başlamak olduğunu söyleyen Diyetisyen Çağatay Demir şu bilgileri veriyor: “Sabah kahvaltısı çok önemli olduğu halde birçok kişi kahvaltı yapmayabiliyor ya da çayla geçiştiriyorlar. Kahvaltının mümkünse evde yapılmasını öneriyoruz. Sabah telaşında kaybolmamak adına, akşamdan hazırlanmış minik bir sandviç ya da kahvaltılık gevrekler, süt ya da yoğurtla birlikte yulaf ezmesi ve meyveden oluşan üçlü tercih edilebilir. Bunlar hem çok sağlıklı hem de tok tutar. Saat 10.00-10.30 arası bir kuşluk öğün, 13.00 civarında yenen bir öğle yemeği, 16.00 sularında bir ikindi ara öğünü yaptıktan sonra akşam öğünümüzü de en geç 20.00 sularında gerçekleştirmek uygun olacak.”

ARA ÖĞÜNLERDE NELER OLMALI?

Gün içinde açlık süresinin uzamasının metabolizmayı yavaşlatan bir unsur olduğuna dikkat çeken Demir,   metabolizmanın yavaşlamasıyla birlikte kilo almaya eğilimin arttığını ve daha fazla acıktığımız için de daha fazla yemek yediğimizi söylüyor. Ana öğünümüzden yaklaşık 3 saat sonra tükettiğimiz metabolizma çalışması için olmazsa olmaz besinler olan ara öğünlerin kan şekerimizi hücrelerin çalışmasını engellemeyecek seviyelerde tutmamızı sağladığını hatırlatan Çağatay Demir örnek ara öğünler konusunda şunları anlatıyor: “Ofis ortamında saklanabilecek ve ara öğünler için en uygun besinler arasında kuru kayısı, ceviz, kutu sütler,  mandalina gibi kolay yenebilen zahmetsiz meyveler olabilir. Ara öğünler için en uygun besin meyveyle, süt, yoğurt veya ayranın birlikte tüketilmesi. Süt protein içeriğiyle, meyve içindeki şekerin kanımıza yavaş yavaş karışmasını sağlayarak daha uzun süre tokluk yaratır. Kan şekerini çok hızlı bir şekilde yükseltip ve yine aynı şekilde hızlıca düşürdükleri için ara öğünlerde tatlı yemek kesinlikle doğru değil.”

ŞEKERLİ GIDALARDAN UZAK DURUN

“Masa başı çalışanlar çok hareketsiz oldukları için fazla kalori almaya hakları yok” diyen Çağatay Demir, “Bu nedenle çok fazla kalori içeren şeker ve şekerli her türlü yiyecekten kaçınmakta yarar var. Beyaz ekmek yerine çavdar ekmeği, kepek ekmeği tercih edilmeli. Beyaz pirinç pilavı yerine bulgur pilavı olmalı, bakliyatları ve salata tüketmeye özen gösterilmeli. Mümkünse gün içinde yürümek için fırsatlar yaratılmalı. Asansör yerine merdiven tercih edilmeli.”